Kalple Akılın İnanılmaz Savaşı

Kalple akıl bir türlü anlaşamazlar!
Birinin ak dediğine diğeri kara der!
Ooofff ki offf!
Akıl yön vermek ister doğruya doğru…
Kalp inatla direnir, bildiğini okumak için…


Şayet ikisi anlaşabilseydi,
işin heyecanı kalmazdı ki…
Kalple aklın savaşıdır
insanı heyecan denizine salıveren…
Aklıyla savaşan kişi, kendini
bir anda dalgaların arasında
aklı başından gitmiş bir halde
çırpınırken buluverir.

Kalp denen şey,
o ayıp, bu günah asla dinlemez.
İçindeki ateşle, kıpırtılarla
bildiğini okumak ister.

Akıl kişiye karşısındakinin uygun olmadığını söyler.
Zarar göreceksin, gözyaşların dinmeyecek,
kalbin sızlayacak, için acıyacak der.
Ama kalp karşı gelir aklın dediklerine!
Öyle bir atmaya başlar ki,
küt küt çıkardığı sesin gürültüsü,
aklın sesini bastırır bir güzel…

Akıl istediği kadar çırpınsın.
Sesini duyuramaz bir türlü.
Kalbin sesi tüm bedeni
sarıp sarmalamaya başlar.
İşe gözlerden başlar.
Gözleri kör eder önce.
Hareketleri kontrolsüzleştirir.
Kulaklar da iyice sağır olmuştur
kalbin sesinin yüksekliğinden…
Etraftan söylenen hiçbir sözü duymaz.

Bu arada Eros da okunu
çoktaaan saplamıştır kalbe…
Akıl, bu saldırı karşısında
iyice çaresizdir artık.

Kalbin ve Eros oklarının esir aldığı kişi
kendini teslim etmiştir kalbin dediklerine…
Kalp ne derse onu yapar.
Kişinin gözleri artık
sadece “bir kişiyi” görmektedir.

Kalp önce uçurur esir aldığını…
Cennete götürür…
Dağların üzerinde uçurur…
Şelalelerden yuvarlar…
Sellerin önüne katar…
Fırtınalar esmektedir.
Ama kalbin sesini dinleyene
rüzgârlar, fırtınalar vız gelir.
Renkler hep pembe,
hep kırmızı görünür kişinin gözüne…
Beden ısısını da iyice yükseltir insafsız kalp!
Alevler her yanı sarar…
Bir ateş… bir ateş…
Sormayın gitsin…
Yanar, kavrulur
kendini kalbin ateşine kaptıran kişi

Derken…
İnsafsız kalp, dengesiz atmaya başlar!
Bir atar, bir durur, bir çarpar, bir çarpmaz!
Bir zamanlar kör ettiği gözlerden
yaşlar akıtmaya başlar bu kez.
Uçan kişi kendini bir anda yerde,
gözyaşları içinde buluverir.

Alevler yüksekliğini kaybeder.
Isı hızla düşer.
Üşümeye başlar
kalbin dediklerine kanan kişi.

Derken ateş…püfff… sönüverir.
Buz gibidir artık her yer.
Tüm renkler pembeden, kırmızıdan
siyaha, griye dönüşmüştür.
Daha sonra gözler her şeyi
renksiz görmeye başlar.

Akıl, çok üzülür onun düştüğü bu hale.
Ama elinden bir şey gelmez.
Çünkü artık olan olmuştur.
Kalp, acımasızca yapacağını yapmış,
bir zamanlar esir aldığı,
önüne katıp uçurduğu kişiyi
şimdi yerden yere çarpmaktadır.

Eros da kaybolmuştur ortalardan.
Bir zamanlar kalbi delip geçen ve
delerken de tatlı bir acı hissettiren
Eros’un okları erimeye başlamıştır.

Geride kalan acı, önce sancıya,
sonra sızıntıya dönüşür…
Renkler yeniden kendilerini,
kendi gibi göstermeye başlar.

Gözyaşları durur.
Olur olmaz zamanlarda akmaz olur.
Havalarda uçan ayaklar, yere inmiştir artık.
Gerçi, sert bir iniş olmuştur bu ya!
Olsun!

Nihayet ayaklar artık yerdedir.
Ayaklar artık yere basmaktadır.
E-zaten aklın istediği de bu değil midir?

Kalpler kırılmış, hatta parçalanmış,
gözlerde yaş kalmamıştır ama
gözler artık az da olsa aralanmıştır.
Ama gözlerin feri yani pırıltısı gitmiştir.
Bakıp da görmez olmuşlardır adeta…
Kulaklar da duymaya başlamıştır ama
çevresindeki sesleri duymazdan gelir.
Renkler artık yerli yerindedir ama
kişi renkleri seçemez olmuştur.

Kısacası,
bir zamanlar kalbin esiri olan kişi,
artık ağır hasarlıdır.
İçine kapanmış,
kalbin sözünü dinlemeye tövbe etmiştir.
Bu arada akıl, sevinç içindedir
“Artık beni dinleyecek” diye…

Gün gelir kişi aklın dediklerini yapar,
Onun gösterdiği yolda yürür.
Sakindir.
Ayakları hep yerde olduğundan,
zaman zaman uçmak istese de uçamaz.
Bir zamanlar kör olan gözler artık görüyor,
sağır olan kulaklar artık duyuyordur.

Akıl mutlu, kalp yorgun,
kişi ise heyecansızdır artık…

İkisi birbiri ile uyum içinde olmadıkları sürece de,
kişi ya yerde olacaktır, ya da gökte…

Seçim artık sizin.
Özlediğiniz hayatı kendiniz seçeceksiniz.
Yani ya “kalbinizi” dinleyip,
onun esiri olacaksınız.
Ya da “aklınıza” uyup,
kendinizi onun ellerine teslim edeceksiniz.

Arasını bulan varsa aman bana haber versin.
Gerçi “arasını” kim kaybetti ki, ben bulayımJ))

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir